Eğitim: Atatürk Üniversitesi KKEF/Almanca Öğretmenliği

           Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi/ HİT 

Yazar: Kendi adıyla yayımlanan 5 kitabın yazarı.

Gölge Yazar: Farklı türlerde 6 farklı kitap üretimi.

İçerik Üreticisi: Kurumsal şirketlerin web siteleri ve sosyal medyaları. 

Yayıncı: 30'dan fazla kitabın yayın koordinatörü.

Kitaplar

8 Yaşındakİ Adam
  • NOVELLA
  • 141 sayfa
  • 2017
Benİm Adım Fer
  • ROMAN
  • 168 SAYFA
  • 2018
LAMBAM
  • DENEME
  • 192 SAYFA
  • 2019
ENTEL Saksı
  • DENEME
  • 128 SAYFA
  • 2019
AZ HafİFleş
  • KİŞİSEL GELİŞİM
  • 156 SAYFA
  • 2020

Gölge Yazar Onur ALAN (Hayalet Kalem)

gölge yazar onur alan


gölge yazar (Hayalİ kalem) onur alan


Gölge Yazarlık Nedir?


Merhabalar,
Eminim birçoğumuz ''Gölge Yazar'', ''Hayalet Yazar'', ''Hayali Kalem'',  ''Ghostwriter'' gibi ifadeleri gündelik ve profesyonel yaşamlarımızda sıklıkla duymaya başladık. İlk defa duyanlar için de şöyle kısaca tanımlayacak olursak: İş yoğunluğundan veya yazılacak çok şeyi olup da yazma konusunda kendini yeterli bulamayanların; otobiyografilerini, iş kitaplarını, deneme türündeki çalışmalarını, aforizma tarzındaki fikirlerini hatta senaryo ve kurmaca metinlerini, bir Ghostwriter (gölge yazar) desteği ile kitaplaştırabilmektedirler. 

Dünyada ve Türkiye'de Gölge Yazarlık

Ülkemizde, gölge yazarlığın etikliği, bazı kesimler tarafından eleştirilmiş olsa da bu tavırlarının yersiz ve tamamen bilgisizliklerinden kaynaklandığını söylemek isabetli bir tespit olacaktır. Neden mi? Çünkü onlarca yıldır Amerika ve Avrupa ülkelerinin tamamında gölge yazarlık bir meslek kolu olup birçok disipline yazı konusunda profesyonel anlamda destek vermektedir. Birçok bilim insanı, siyasetçi, iş insanı, ünlüler ve sanatçılar profesyonel anlamda gölge yazarlardan destek almaktadırlar. Hatta birçok kişi kariyerlerindeki imajlarını ve arama motorlarındaki saygınlıklarını artırabilmek için gölge yazarlardan destek alabilmektedirler. Ve şunu bütün samimiyetimle söyleyebilirim ki bugün raflardaki birçok kitap, gölge yazarların kaleminden çıkmıştır. Bu bağlamda, ülkemizde bu işi yadırgayanların aslında konu hakkında pek bir bilgiye sahip olmamalarından kaynaklanmaktadır. 

Sizlerle geçmiş yıllarda yaşamış olduğum ve yol gösterici olacağına inandığım bir anımı paylaşmak istiyorum: Bundan birkaç sene evvel, sosyal medya hesaplarımın birinden gölge yazarlık ile ilgili bir paylaşım yapmıştım. Bu paylaşım bir şekilde popüler bir edebiyat sayfasına ulaşmış ve çirkin bir şekilde linç edilip dalga konusu olmuştum. Aradan yıllar geçmiş ve yakın bir zamanda yayınevimize bir kitap dosyası başvurusu olmuştu. Kitabın yazarı, eserinin, beni linç eden bu edebiyat sayfasından ''Gölge Yazarlık'' hizmeti alınarak kitaplaştırıldığını söylediğinde, bu tutarsızlıkları beni çok güldürmüştü. Asıl önemli olan başka bir konu daha var: Kitabın 3. kişiler üzerinde hakkı olup olmadığını araştırdığımızda ise bu adamların aforizma olarak kaleme aldığı bu kitabın, bir arama motorundan beslenip kopyala yapıştır yapılarak kitaplaştırıldığını fark ettik. Ne yazık ki  insanlar kendilerince ''Edebiyat'' kimliği  oluşturup sonra da bu kimlik altında kendi yarattıkları sözde edebiyatı pompalayıp daha sonrada malum sahtekarlıkları yapabilmektedir. O yüzden sizlere de gölge yazarlık hizmeti almadan önce detaylıca bir araştırma yapmanızı ısrarla tavsiye ederim. 

Gölge Yazarlık Serüveni Nasıl İlerler?

Normal şartlarda gölge yazarlık politikası şöyle ilerler: Bir gölge yazardan destek almak isteyen kişi, hayalindeki kitap çalışmasının bir sinopsisini çıkarır. Ya da bu sinopsisi gölge yazarın çıkarmasını da isteyebilir. Bu süreç sözlü ya da yazılı olabilir. Gölge yazar ise bu sinopsis ışığında teknik olarak  eser sahibi yazar ile hemfikir olurlar. (Kitabın türü, sayfa sayısı, bölümler, akış vs.) Ve gölge yazar, hedeflenen zaman zarfı içerisinde ürettiği kitap çalışmasını tamamlayarak eser sahibi yazara teslim eder. Tabii ki bu proje bir gizlilik sözleşmesi ile koruma altına alınmak zorundadır. Ve bu sözleşme, hem kitabın sahibinin haklarını hem de gölge yazarın haklarını soru işareti kalmayacak bir şekilde korumalıdır.

Dosya Tesliminden Sonraki Süreç Nasıl İlerler? 

İşte bu nokta en az kitabın yazılması kadar önemlidir. Kitap projesi tamamlandıktan sonra artık gölge yazarla olan işin sonuna gelinmiştir. Bundan sonraki süreçte, eser sahibi yazar kitabını, bir yayınevi aracılığı ile yayımlatması gerekir. Ve bu süreç çok sancılı bir süreçtir. Yazar, kitabını bastırabilmek için bir yayıncı arayışına girer ve bu iş öyle kolay bir iş değildir. Çünkü kitap yayımlatma serüveni de başlı başına bir iştir. Doğru bir yayıncı bulabilmek, kitabı değerlendirmeye aldırabilmek, değerlendirme sonrası aylarca geri dönüş beklemek, geri dönüşlerin birçoğunun olumsuz olabilme ihtimali, kabul edilirse baskı maliyetleri gibi birçok sancılı aşaması olacaktır.

Beni, Diğer Gölge Yazarlardan Ayıran Şey Nedir?

Bu anlamda benim diğer gölge yazarlardan şöyle bir artım olacak: Ben, Kırmızı Balon Yayınevi'nin imtiyaz sahibiyim. Gölge yazarlığını yaptığım kitap çalışmalarını, eser sahibi yazar istediği taktirde hiç bekletmeden yayınevimizde baskı sürecine dahil edebilmekteyim. Bu da yazarın sırtındaki  o çok büyük kitap yayımlatma yükünü tamamen almış olacaktır. Bir yayıncı aramak zorunda kalmadan, çalışmasının ilk cümlesinden başlayıp rafa girene kadar olan o süreçte yazım, editöryel çalışma, tasarım, yayınevi, baskı ve dağıtım gibi her aşamasında yanında olacağımdan ötürü eser sahibi yazar, kitap çıkarma yolculuğunda asla yalnız kalmayacaktır.

Neden Gölge Yazarım  Onur ALAN Olmalı? 

Kitabımı neden Onur ALAN'a yazdırmalıyım? Ya da neden bu konuda Onur ALAN ile işbirliği yapmalıyım diyorsanız öncelikle şunu bilmenizi isterim: Ben, yaklaşık 7-8 senedir yazı ile profesyonel anlamda iç içeyim. Ve bu süreçte birçok başarılı projeye imza attım. İlgili yazı çalışmalarımdan kısaca bahsedecek olursak:  

  • Kendi adım ile yayımlanan 5 kitabın yazarıyım.
  • 5 kitabın gölge yazarlığını tamamladım.
  • Birçok kurumsal web sitesi için içerik üretiyorum.
  • Bazı şirketlerin sosyal medya görsellerine metinler hazırlıyorum.
  • Yine bazı dergilerde yazılarım yayımlanıyor.
  • Birçok yazara, çalışmaları konusunda danışmanlık yapıyorum. 
  • Yayınevimizden çıkan yaklaşık 30 kitabın, genel yayın koordinatörlüğünü yaptım. 

Yani yazmak benim hayatım. Ve onunla bir bütünüm. Bu bağlamda sizler de hayallerinizi, hikayelerinizi kitaba dönüştürmek istiyorsanız, ben gölge yazarınız hizmetinizdeyim. Daha kapsamlı bilgi için bana info@onuralan.net mail adresinden ya da 0539 627 8100 numaralı hattan ulaşabilirsiniz. 


GÖLGE YAZAR ONUR ALAN

gölge yazar, hayalet yazar, hayali kalem, Ghostwriter

gölge yazar Onur ALAN, hayalet yazar Onur ALAN, hayali kalem Onur ALAN, Ghostwriter Onur ALAN


Kitap Alıntıları

Onur Alan Kitap Alıntıları

Onur ALAN Entel Saksı Kitabı
Onur ALAN Az Hafifleş Minimalizm
Onur ALAN Lambam Kitabı
Onur ALAN Benim Adım Fer Kitabından
Onur ALAN Lambam Kitabı
Onur ALAN Benim Adım Fer Kitabı
Onur ALAN Az Hafifleş Kitabı
Onur ALAN 8 Yaşındaki Adam Kitabı
Onur ALAN Az Hafifleş Kitabı
Onur ALAN Entel Saksı Kitabı
Onur ALAN Az Hafifleş Kitabı
Onur ALAN Entel Saksı Kitabı

Blog Yazıları

Onur Alan Blog Yazıları

Yeni Dünya Düzeninde Fabrikalaşan Devlet Yönetimleri

Yeni bir yönetim biçimi olan Management Yönetim
19. yüzyıldan itibaren, Amerika'da cereyan eden bütün yönetimsel değişiklikler önce Avrupa'ya sonra da Türkiye'ye sıçramıştır. Ve bugün Tükiye'ye sıçramış olan şeyin de ben modern devlet yönetimi "Management  Model" olduğunu söylemek isterim. Yani başka bir deyişle: Ülkeyi bir şirket olarak görüp bir CEO gibi yönetme modelidir. Devlet kurumlarını, hastaneleri, okulları vb. özelleştirip devletin kasasını doldurmaktır amaç.
 
Elbette bu tarz bir yönetim biçiminin artıları da vardır eksileri de. Bugün, bu yönetim biçimi ABD'yi dünyanın süper gücü yapmıştır fakat bir taraftan da ülkenin yaklaşık %20'sinin bir evi yoktur ve insanlar sokaklarda yaşamaktadır. Paran varsa tedavi olabilir, paran varsa iyi bir eğitim alabilirsin mantığı gibi de düşünülebilir.
 
Şahsi fikrimi soracak olursanız: Bu tarz bir yönetim biçimi bütün dünyayı sarmalamaya başlamış olsa da bizim ülkemizin dokusuna ve kültürüne çok da entegre olabilecek gibi görünmüyor derim.
 
Bizim devlet geleneğimiz vicdanlıdır. Ve bugüne kadar da  sağlık ve eğitim her zaman ücretsiz olmuş, sokakta yaşayan bir aile de kolay kolay olmamıştır bu ülkede. Dilerim ki dünyada başlamış olan bu yeni yönetim anlayışı, ülkemizde çok az bir şekilde hissedilir ya da mümkünse bizi es geçer.

Yazar: Onur ALAN

Hafif Bir Ruh, Hafif Bir Hayattır

Hafiflemek İçin Önce Zihinsel Rahatlık
Zihinsel karmaşıklıklarımız, sırtımızdaki bir çanta dolusu taştan hiçbir farkı yoktur. Bir çantayı taşıyor görünmek, bir işin peşinde olduğumuzu düşündürüyor olabilir fakat o çantanın içi gereksiz taşlarla dolu ağır bir çantaysa bu hamallıktan başka bir şey değildir. Bu yüzden öncelikle zihnimizi boşaltabilmemiz, diğer gereksiz şeylerden bağımsızlaşabilmek için önemli bir adım olacaktı. İlişkilerimiz, arkadaşlarımız, ailemiz, iş yerimizdeki sorunlar, statü kaygılarımız, maddi kaygılarımız ve buna benzer zihnimizi sürekli meşgul eden bütün o ıvır zıvır şeyler hayatımızı zindana çevirmişti. Hafifleyebilmek için zihnimizi kontrol edebilmemiz, ona hükmedebilmemiz ve zihnimizi yoran her türlü gereksiz düşünceden arınmak, daha sağlıklı düşünebilmemize katkı sağlayacaktı. Zihnimizi berraklaştırmamız için bizi yoran, üzen, endişelendiren tüm o düşüncelerden ruhumuzun bertaraf olması gerekiyordu. Zihnimizdeki düşünce tilkilerini kontrol edebilmenin ne kadar zor olduğunu hepimiz biliyorduk. Kaygılarımız kronik vakalara dönüşmüş ve sanki kaygısız bir hayatın asla mümkün olmayacağını düşünüyorduk. Fakat kaygılarımız çok daha az olan bir hayatı pek âlâ yaşayabilirdik. Bunu en başarılı yollarından biri de hiç şüphesiz meditasyondu. Ben uğraşamam öyle entel kuntel şeylerle demeyin. Meditasyon ile zihinsel rahatlığın ötesinde birçok hastalığınıza da şifa bulabilirsiniz. Ve bunun için teknik bir eğitim almanıza gerek bile yok. Zihninizi ve ruhunuzu rahatlatabileceğine inandığınız her şey sizin kendi meditasyonunuzdur. Kendinizi keşfettiğiniz takdirde kendi meditasyonunuzun ne olduğunu, ruhunuza neyin iyi geldiğini çok net görebilirsiniz. Eğer bunu başaramayacağınızı ve yol gösterici bir yönteme ihtiyaç duyacağınızı hissediyorsanız o zaman bir kılavuz edinmeniz isabet olacaktır. Bunun için yazılmış kitaplar, yayınlanmış videolar ve eğitmenlerin birebir pratik eğitimleri mevcut. Onlardan destek alabilirsiniz.

Bir arabanız olduğunu düşünün. O araba sizin ama kullanmayı bilmiyorsunuz. Çünkü bir ehliyetiniz yok. İşte meditasyonda kullanmayı başaramadığımız zihnimizin ehliyetidir. Meditasyon yaparak zihnimizi kurcalayan, bizi sürekli strese sokan, kaygılandıran düşüncelerimizden kurtulup zihnimizi kontrol altına alabiliriz. Ayrıca meditasyon ile öz farkındalığımızı geliştirip hayatımızda neyin doğru neyin yanlış, neyin gerekli neyin gereksiz olduğunu da bu sayede fark etmiş olabilecektik. Kendimizi sevecek ve etrafımızdaki her şeyi daha iyi anlamlandırmaya başlayacaktık. Mesela ilkbaharda çiçek açmış bir ağacın çiçeklerinin ne kadar güzel olduğundan çok, o ağacın yaşıyla birlikle eriştiği bilgeliğini de hissetmeyi öğrenebilecektik. Farkındalığımız artacak ve bu farkındalıklarımız arttıkça da edindiğimiz bu yeni yaşam biçiminde daha mutlu ve daha anlamlı bir yaşam sürdürebilecektik. Yani özetle, bu süreçte meditasyon desteği almamız, hafiflik yolculuğu için olmazsa olmazlar arasındaydı.

Yazar: Onur ALAN

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadın

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda ne kadar duyarlı olsam da yazıp yazmamak konusunda ben bile gelgitler yaşadım. Neden mi? Bilmem...

Cinsiyet eşitliğinin olmadığı toplumlarda, mahalle baskısı, ne derler kaygısı, ölümden daha ürkütücü olabiliyor. Bunu en çok da kadınlar yaşıyor.

London School of Economics ve Essex Üniversitesi'nde 141 ülkede yapılan bir araştırmaya göre doğal afetlerde kadınların, erkeklere göre daha fazla öldüğü tespit edilmiştir. Sebepleri ise çok ilginçtir:

-Üzerine uygun kıyafet bulmak için zaman kaybetme
-Çamaşır ile dışarıya çıkmaktansa enkazın altında kalmayı tercih etmek psikoloji
-Annelik sıfatıyla aileyi güvende tutma önceliği


Pekii, doğal afetlerden sağ kurtulmayı başarabilen kadınları ne bekliyordu:

-Kadınların birçoğu yine toplumsal roller gereği ihtiyacı olan pedi, hijyenik malzemelerini talep etme konusunda utangaç olmaları.
-Tuvaletlerin daha uzak alanlara kurulduğu için karanlık olması en temel ihtiyaca ulaşmaya çalışırken bile şiddet tehlikesi hissetmeleri sağlıklarını önemli ölçüde riske atıyormuş.


Ve daha da kötüsü, doğal afetlerde ölmeden kurtulabilmiş kadınların bir kısmı, insan ticareti çetelerinin eline düştüğüne dair araştırmalar var.

Birleşmiş Milletler tahminlerine göre, sadece 2015 Nepal depreminden sonra ülkede, yılda 15 bin kadın insan kaçakçıklarının eline düşmüş durumda.

Arkadaşlar, bu bir yorum değil; bu bir veri, bu bir istatistik. Rakamlar yalan söylemez, Matematiğin yoruma ihtiyacı yoktur.

Bugün kadınlarımızın, hijyen için aldıkları pedler gazetelere sarılıyorsa ya da regl gibi doğal süreçlerini kulaktan kulağa fısıldamak zorunda kalınıyorsa dedemin tabiriyle "Daha çok fırın ekmek yememiz lazım"

Özetle: Bugün bu konuyu tartışıyorsak ne yazık ki toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda sınıfta kalmışız demektir.


Yazar: Onur ALAN

Demokrasinin Alternatifi Var Mıydı?

Şu an daha iyi bir seçme ve seçilme sistemi olmadığı için ve sistemin sürdürülebilir olması için hiç şüphesiz adil bir oy dağılımı olmak zorunda, nokta! Yani demokrasi şart. Fakat konu ile ilgili ilintili olacağını düşündüğüm başka bir konu var. 

Bugünün hukuk devletlerinin kilometre taşına baktığımız zaman, Fransız Devrimi ile son bulmuş olan mutlak monarşi, oligarşi, despotizm vs. gibi bireylerin haklarının olmadığı bütün sistemlerin yerine, günümüzün demokratik hukuk devletleri inşaa edilmiştir. Bu sayede kişileri ayırmaksızın herkesin oy hakkı da eşitlenmiştir.

Peki ya sizce günümüz dünyasında demokrasi artık yeterli miydi? Ya da sizce daha iyi bir alternatifi yok muydu?

Elbette vardı. Onun adı da meritokrasiydi. Yani yönetici olmaya aday olmuş kişilerde hiçbir vasıf aramadan sadece seçimle değil, bu kişileri daha bilge, daha yetenekli, daha donanımlı olanlardan seçerek, liyakat esaslı bir yönetim anlayışı ile seçmekti. Tabii ki her bireyin kendini yetiştirebileceği fırsat eşitlikleri sağlandığı taktirde.

Mesela bu yönetim biçiminin en güzel örnekleri de: Bugün dünyanın en iyi eğitim sistemine, en güçlü ekonomisine, insan haklarına en çok değer veren ve en mutlu halklara sahip olan İskandinav ülkeleri, meritokratik bir yönetim anlayışına sahiplerdi. Peki neden hala bütün dünya bu sisteme geçmek istemiyor?

Yanlış anlaşılmasın, demokrasiye karşı falan değilim. Zaten meritokrasi, demokrasinin gelişmiş hali olup Kleptokrasinin karşısındadır.

Daha önce de birkaç kere söylemeye çalışmıştım bunu zaten. 

Eee, eğer denizin renginin değişmesini istiyorsak herkes suya en sevdiği renkten bir kaşık koymalıydı.

Yazar: Onur ALAN

Minimalizm ve Minimalist Bir Yaşam

Minimalist Bir Hayata Dair...
Öncelikle bu başlığa, kamp yaptığım günlerde sosyal medyada paylaşmış olduğum bir fotoğrafımın altındaki yorumumum ile başlamak istiyorum:
 ‘‘Her şeye sahip olabilmek uğruna hayatlarımızı hırs, ego ve doyumsuzluk tuğlaları ile örmeye çalışıyorduk. Mutluluğun daha iyi bir telefon, daha iyi bir bilgisayar, daha iyi bir ev, daha iyi bir kariyer olduğuna inanıyorduk. Ve bu potansiyel doyumsuzluğumuz bizleri tükettikçe mutsuz olan insanlar topluluğuna dönüştürmeye devam ediyordu. Mutluluğun ölçütünü satın alabileceğim şeylerin maddi değeri kadar olduğunu düşünüyorduk. Keşke gerçek mutluluğun hiçbir şeye sahip olmamak olduğunu bilseydik. Evet, hem de hiçbir şeye! Ya da sahibi olduğunu düşündüğümüz şeylerin aslında bize, karakterimize, paramıza ve zamanımıza ne denli el koyduğunu görebilseydik. Keşke egolarımızı doyurabilmek uğruna vazgeçmeyi göze aldıklarımızı bir bilebilseydik. Bunun farkındalığını deneyimleyebileceğimiz en güzel yer gerçek evimiz olan doğaydı. Ben gerçeğin doğada olduğuna inanıyorum. Çünkü doğa saf, sade ve olduğunu gibiydi. Burada ego yoktu. Mütevazilik ve denge vardı. Ve ne zaman gerçek evime dönsem hayatımın ne kadar parazitleştiğini görebiliyordum. İşte burada egomdan, hırslarımdan, sahip olabilme tutkumdan arınarak hafifleştirebiliyordum.’’


Yıllar önce, eve dönmeye karar verdiğim günlerde, özgürleşebilmemim ilk adımlarından biri olan kamp hayatı ile tanışmıştım. Danshari felsefesindeki bir göçebe gibi yaşamak ve öyle düşünebilmek fikri bana çok cazip gelmeye başlamıştı. Bireyselleşmeye acıkmış bir kurt gibi hissediyordum kendimi. Ve bunu içselleştirmenin tek yolu, toplulukların gereksiz karmaşasından uzaklaşıp, o uzaklarda kendi gerçeğim ile kendimi düşünebilmek ve bireyselliğimi orada doğrudan yaşayabilmek olduğuna inanıyordum. Çünkü topluluklar, kendinden kaçıp gizlenebilmenin bir sığınağıydı. Bireysellik ise kendinle çarpışabileceğin bir hodri meydandı. Gerçek evimizin doğa olduğuna inanıyor, kendimi onun şefkatli kollarına bırakmak için can atıyordum. Bir çadırım ve içinde birkaç kıyafetimin olduğu bir sırt çantam ile yola koyulmuştum. Birkaç gün göl kenarları, yaylalar ve ormanlarda gerçek huzurun, özgürlüğün ve mutluluğun tadını çıkartmaya başladım. Dikkatimi dağıtacak hiçbir ıvır zıvırım yoktu. Tabiatın bir parçası gibiydim. Bazen bir böcek, bazen bir çiçek bazen de bir ağaç gibi hissediyordum kendimi. Bazen batan bir güneş, bazen akan bir ırmağın ritmi bazen de gökyüzüne serpiştirilmiş yıldızlardan biri gibi eşsiz olduğumu da duyumsayabiliyordum. Hatta bazen doğada başıma gelen ufak tefek kazalarda ağaçların, yıldızların, çiçeklerin bana gülümsediğini bile hissedebiliyordum. Kendimi onların arasında, onların bir parçasıymışım gibi düşünüyordum. Bu durum beni tabiatın ritmine adapte etmiş, kendimi bana bir nota ya da doğadaki bir puzzle’nin parçası gibi hissettiriyordu. Yani onunla bütünleşmiş gibiydim. Ben yoktum. Biz olabilmenin o kutsal ruhu vardı. Bütünlüğün verdiği o muhteşem haz tarifsizdi. Doğada geçirmiş olduğum onca vakitten sonra kendimle yüzleşebilmek için epey fırsat doğmuştu. Toplulukların anlamsız kargaşasından uzakta, kendimi sorgulayabildiğim sakin ve uzunca bir zamandı bu. Uzun bir zaman diyorum çünkü doğrularımı ya da yanlışlarımı gizleyebileceğim, kendi gerçeğimi toplumların arasında saklayıp kamufle edebileceğim bir yer değildi burası. Sadece tüm çıplaklığımla bir başımaydım. Kendim olabilmenin en doğru yerindeydim. Beni etkileyip dikkatimi dağıtacak, kendi gerçeğimi gizlemeye çalışacağım hiçbir etken yoktu. Burada saftım, billurdum, berraktım. Kargaşanın olmadığı, dinginliğin ve ahengin sefa sürdüğü bu yerde zamanda huzur içindeydi. Ve bu yüzden doğanın saatinin yelkovanı yaşlı bir adam gibidir. Burada ‘‘Ben kimdim?’’ sorusunu defalarca soruyordum kendime. Beni ne tanımlıyordu? Mesleğimin bana edindirdiği kimlik miydim? Sahip olduğum statüler mi beni ben yapıyordu? İsmimin başına ve sonuna gelen ya da gelmesini arzuladığım unvanlar mı beni tanımlayacaktı? Neydim ben? Kimdim? Diye sorguluyordum kendimi. Tutarlı ve seküler bir benlik arayışı ile kendim için yola çıkmıştım. Vardığım yolda değil, kendime giden yolun arayışıydı bu. Sonra ‘‘İdeal kimliğim neydi ki benim?’’ dedim. ‘‘Nerede olmam gerekiyordu bu hayatta? Sahip olmam gereken şeyler ve hayat amacım neydi?’’ Kendimce az çok bir şeylere sahip olduğum bir hayatın parçası olarak yaşayıp, sahip olabilmek egomu doyurmaya çalışırken mi mutlu olabilecektim? Yoksa bunların hiçbirine gerek yok muydu? Sadece ‘‘ben’’ kimliğim ile baş başa yaşayabileceğim bir hayata hazır mıydım ve bu mu beni mutlu edecekti? Hangisi benim gerçek mutluluğum olabilirdi? Tüm sorularımın doğurduğu o sancılı sorunsallarım ve yaşama dair kaygılarım beni her şeyden özgür bir insan olmam gerektiği cevabı ile yüzleştirecekti.

Ben, sahip olduğum maddeler ya da edindiğim statüler olmamalıydım. Kendime takıp takıştırmış olduğum ya da insanların beni zikretmesini istediğim kimliklerin gölgesinde gizlenmemeliydim. Kendi benliğimi gölgeleyen bütün etiketlerimden özgürleşmeliydim. Mutluluk adına sahip olduğum ama beni asla gerçek mutluluğa götürememiş olan tüm şeylerden kurtulmalıydım. Ancak o zaman kendi gerçeğimi keşfedebilecektim. İşte o zaman kendi okyanusumda kulaç atabilecektim. Ve ben kendimi işte o zaman gerçekleştirip gerçek mutluluğu da o zaman deneyimleyebilecektim. İşte bu yüzleşme beni mevcut yaşam biçimimi gözden geçirme ihtiyacını doğurmuş ve yeni bir beni inşa etmem gerektiği ile karşı karşıya getirmiş, kendim ile çarpışmak zorunda bırakmıştı. Peki, buna nasıl ve ne ile gerçekleştirecektim? Bunun için ne kadar cesurdum? Sınırlarım neydi? Sanırım buna karar verecek olan şey de sadece kalbimdi. Ve bunu çok iyi analiz edip kalbimin süzgecinden geçirmem gerekiyordu. Bunun için mevcut hayatım ile şu anı karşılaştırmak iyi bir çıkış noktası olmuştu. Sahip olduğum şeyleri bir bir düşündüm. Öncelikle sözde hayatımı kolaylaştırması, beni mutlu etmesi ve bana zaman kazandırması için satın aldığım her şeyi düşündüm. Bunların hepsi koca bir fiyaskoydu. Çünkü bunlar maddi şeylerden ibaretti. Bunlar, tablet, bilgisayar, akıllı telefon, DVD ve CD’ler, oyun konsolu, televizyon, buna benzer sahip olduğum onlarca teknolojik ürün, gardırop dolusu kıyafetlerim, ayakkabılarım, odamda biriktirdiğim gerekligereksiz ıvır zıvır eşyalarım vs. Ve şu an aklıma gelmeyen daha bir sürü şey... Yani mutlu olabilmek için satın aldığım, satın alarak mutlu olabileceğim yanılgısıyla edindiğim her şeyi. Mutluluğu ne kadar da duygusuz, kalpsiz, beni anlayamayacak olan maddi şeylerde arıyormuşum! Buna satın alabilmek uğruna edinme ihtiyacı duyduğum tüm kimliklerimi de dâhil ettim. Ve bir de şu an burada olduğum bu atmosferi, çadırımı ve bir de mütevazı sırt çantamı. Sonra bu iki hayatı bir teraziye karşılıklı olarak koydum. Şimdi mantık olarak terazinin eşyalar ile dolup taştığı kefesi daha ağır basması gerekiyordu değil mi?

Bu fiziğe, kimyaya, yer çekimine hatta emperyalizme göre de böyle olmalıydı. Ama değildi. Bu terazide hafif olan kefe ağır basmıştı. Bu kalbimin terazisiydi. Bu hafiflemek isteyen ruhumun terazisiydi. Bu her şeyden özgürleşecek olan benliğimin terazisiydi. Maddiyatın değerine torpil geçecek bir kefesi yoktu bu terazinin. Bu da beni daha mutlu etmeye yetmişti. Ruhum azdan yana olmuştu. Sadeliğin ve hafifliğin vermiş olduğu bir huzur vardı. Zaten öyle olmasaydı hayat beni buraya kadar getirmeye zahmet etmezdi. Bu hayat deneyimiyle buluşmam gerekiyordu. Hayat bunun için bana bir fırsat vermişti. Kendimi şu an varoluşun en gerçek, en çıplak ve en samimi halini yaşarken buluyordum. Ve şunu çok iyi anlamıştım ki sahip olduğum hiçbir şey beni gerçek anlamda mutlu etmemişti.

Her şeye sahip olabilme tutkusunun mutluluğu getirecek olmasını düşünmek artık ciddi bir sorunsaldı. Ben de mutluluk adına satın aldığım birçok şeye sahip olmak istemiştim fakat gerçekten onlara sahip olamamıştım. Aksine onlar bana sahip olmuş ve beni sahip olduğum şeyler yönetiyormuş meğer. Yani mutlu olabilmek için eşyalarım beni kullanıyormuş gibiydi. Onlar benim yaşamımın zamanını sağan işe yaramaz birer parazitleriymiş. Bunu öğrenebilmek için kendimle baş başa kalmam gerekiyormuş. Ve sahip olduğum her şeyden özgürleşerek kendimi bütün çıplaklığımla kendimin karşısına koydum. Kalpte sıkışmış olan bir gerçeği görebilmek için insanın kendiyle yüzleşme cesaretinde bulunması gerekiyormuş. Bunu şu an büyük bir ölçüde başarabilmiş olduğumu düşünüyorum. Yani iyi bir başlangıç için hatırı sayılır bir adımdı. En azından buna cesaret edebilmek, iradenin terbiyesine katkıda bulunabilmekti. Herkesin korktuğu o şeyi yapabilmek: Kendinle baş başa kalabilmek, kalbinin karşısına oturup onunla yüzleşebilmek… İşte o zaman yeryüzünün en büyük sorunsalına meydan okuyabilecektik.

Bizler kendi gerçeğimizden gizlenebilmek için gereksiz kalabalıkların gölgesine sığınıyorduk. Çünkü bu kendi gerçeğimizden kaçmanın en basit yoluydu. Kendi gerçeğini, kalabalıkların kargaşasında gizlemek kolaydı. Asıl olan kendini, kendinin karşısına alabilmekti. Bu benim kendimle baş başa kalıp kendimi yeniden gerçekleştirebileceğim bir fırsatım, bir yolculuğumdu. Yeni hayat dönüşümüme burada karar vermiştim. Herkesin kendini dönüştürebileceği, ilham alabileceği farklı deneyim alanları olabilir. Yani kendinle yüzleşmek için kamp yapmak zorunda değilsin tabii ki. Burada önemli olan kendini kendinin karşısına alıp radikal kararlar verebileceğin bir yöntem, bir metot bulup bir fırsat yaratabilmekti. Severek yapabileceğin bir yol, bir iz edinebilmekti. İnsan hayalini kurduğu, gerçekleştirmek istediği şeye dönüşürdü. O yüzden bu arayışta olmak muhakkak bir yöntem bulmanı sağlayacaktır. Tabii bunun için prensip olarak şu an ruhunun buna hazır olması gerekiyor. Benliğin buna hazır değilse nerede olursan ol kendini dönüştüremezsin. Buna meraklı olmalısın. Çünkü dönüşüm sensin ve merak ettiğin şey neyse ona dönüşüyorsun. Eğer şu an kendinle baş başa kalıp eve yolculuk için hazır olduğunu düşünüyorsan, kalbinin bu değişime gerçekten ne kadar ihtiyacı olduğunu bu yolculukta anlayacaksın. Öncelikle kendinle buluşup hayatında gereksiz olan şeylerden kurtulmayı amaçlamalısın. Hatta gerekli olduğunu düşündüğün birçok şeyi de gerçekten ne kadar gerekli olup olmadığını yeniden sorgulamalısın. Bunlar sadece eşyalardan ibaret değildi. Eşyalar sadece bir başlangıç olmalıydı. Bu şey, hafifliğin yaşam felsefesiydi. Ruhunu hafifletecek her şeyden yavaş yavaş özgürleşebilmelisin. Sadeliğin o inanılmaz hafifliğini ruhunda hissetmek için bunu ruhuna bir ödül olarak görebilmelisin.

Bunların hepsi senin mutluluğun içindi. Kalbinde gizli kalmış o mutluluğu dışarıya çıkarabilmen içindi...

Yazar: Onur ALAN

Z Kuşağının (Kristal Çocuklar) Önemi

Dijital yerliler olan kristal çocuklarımız!
Bazı kesimler onlara tablet çocukları deyip dalga geçiyor, aptal muamelesi yapıyor ama ben onları çok önemsiyorum. Neden mi?

"Maddenin en küçük yapı taşı atomdur." diyen öğretmenine itiraz edip:

"Hayır öğretmenim, dün izlediğim bir belgeselde atomu parçaladılar ve içinden kuark parçacıkları çıktı." diye cevap veren kuşağın adı: Dijital yerliler olarak kristal çocuklardır. Yani o meşhur Z jenarasyonu!

Teknoloji ile büyüyen bu kuşağın motor becerileri hiç kuşkusuz inanılmaz derecede gelişmiş durumda. Ayrıca daha zeki ve bilgililer. Birçoğumuzu da ceplerinden çıkarırlar.

Geçenlerde bir paylaşım yapmıştım ve son paragrafı aynen şöyle bitirmiştim:
"Bir siyasi parti ne kadar 'dijital' kelimesini kullanırsa o kadar çok oy alacaktır. Yeni sihirli sözcüğümüz artık 'Dijital' " demiştim.

Şimdi bir şey daha eklemek istiyorum. Z kuşağı artık sandığa gidebilecek yaştalar. Olası bir seçimde, bu jenarasyonun oy oranı %15 bandında görünür. Yani artık çok ciddi bir oy potansiyelleri de var. Bu bağlamda şunu hatırlatmakta fayda var: Artık siyasilerdeki hitabet yeteneği ve geleneksel siyaset anlayışı bu jenarasyonu zerre kadar etkilemiyor. Bir siyasi ideolojinin çatısı altında örgütlenmeyi sevmiyor daha çok sosyolojik gruplar ile etkileşim halinde olmayı tercih ediyorlar. Yani gelenesel siyasilerin işi artık çok zor.

Ayrıca eşitlik, hayvan hakları ve adalet gibi kavramları çok önemsiyor, istek ve arzularının daha farkında yaşıyorlar. Daha özgür, daha bireysel ve daha yaratıcılar. Meritokrasiyi ve liyakati çok önemsiyorlar. Ve kötü bir huyları da var: Dün verdikleri karar bugün geçerli olmayabiliyor. Bu durum X ve Y jenarasyonu için sadakatsizlik gibi görünse de aslında bu bir tutarsızlık değil, hızla değişen teknoloji ve bilgiye hemen entegre olduklarını bir göstergesi.

Eğer liyakat anlayışınız yoksa, eğitimli ve bilgili insanları önemsemiyorsanız, eş/dost/yandaş ilişkili bir yönetim anlayışınız varsa ve Z kuşağını aptal tablet çocukları olarak görüyorsanız hiç mi hiç şansınız yok demektir.

Ben olsam onları çok önemserdim.



Yazar: Onur ALAN

Az Daha mı Çoktur?

Azın daha çok olduğu ile ilgili bu yolculukta yer almak isteyen bir Y jenerasyonu popülasyonunun mensubu olarak, yıllar önce melankolik yaşamımı sorgulayıp beni besleyecek bir şeyler ararken karşıma ilk olarak Gandhi çıkmıştı. Onun minimalist felsefesiyle birlikte, şiddetsizlik felsefesini de özümsemeye çalışıyordum. Tabi bu benim için gerçekten çok zordu. Çünkü şiddetsizlik felsefesi derin bir hümanistlik ve ciddi bir disiplin gerektiriyordu. Biri sizin sol yanağınıza tokat attığında siz ona sağ yanağınızı dönebilir misiniz? İşte bu böyle bir şeydi. Ve bu anlayış günümüz toplumunun da dokusuna çok uzak olduğundan, kendimi toplumdan epeyce izole olmuş hissetmeye başlamıştım. Sadelik üzerine olan arayışım milenyum sahnelerinde devam ederken, karşıma sürekli gri tişört ve siyah kazak giyen iki adam daha çıkıyordu. Onlar, sizlerin de yakından tanışık olduğu Steve Jobs ve Mark Zuckerberg’in ta kendileriydi. Dünyanın en zengin adamlarından ikisi. Bizler zenginin malı, züğürdün çenesini yorar atasözünü yaşatabilmek için onların dünyayı satın alabilecekleri kadar olan paralarının dedikodularını üstlenirken, Zuckerberg gri tişörtünden, Steve Jobs ise siyah boğazlı kazağından asla vazgeçmiyordu. İyi de bu nasıl bir zenginliktir yahu dedirten bu adamları epeyce merak etmeye başlamıştım. O kadar paranın içinde her gün farklı bir grand tuvalet giyebilecek güce sahipken, her gün gri tişört ya da siyah boğazlı kazak giymenin bir hastalık mı ya da cimrilik mi olduğunu araştırmaya koyulduğumda, işte o zaman asıl gerçekle yüzleşiyordum. Çünkü bu adamların gri tişörtü ve siyah kazağıyla dünyaya vermek istedikleri bir mesajları vardı: O da “Sadelik.” Anlamlı bir yaşamda dolaplar dolusu kıyafete ihtiyacımız olmadığını, mutluluğun giyerek ya da harcayarak edinilemeyeceğini gözümüze sokmaya çalışıyorlardı.

Genel anlamda düşünüldüğünde paranın mutluluk getirmediğini, getiriyor olsaydı da her gün gri tişört ve siyah kazak giyinmezdik herhalde demeye çalışıyorlardı. Oysa onların odalar dolusu son moda kıyafetleri ile boy gösterebilirlerdi. Her gün insanların karşısına en şık, en pahalı, en moda kıyafetlerle çıkabilirlerdi. Fakat onlar, dünyanın en zengin insanları olmalarına rağmen bizim gibi sabah uyanınca kıyafet dolu gardıroplarını açıp ‘‘acaba bugün ne giysem?’’ derdi gütmeyi tercih etmemişlerdi. Her şeye sahip olabilmenin gerçek bir mutluluk olmadığını deneyimlemişlerdi. Asıl mutluluğun sadelik olduğunu öğrenmişlerdi onlar. Ve sadeliğin de başarı getirdiğine inanmış, bunu bir yaşam biçimi edinmişlerdi. Fakat biz onların sahip oldukları paralarıyla neler satın alabilecekleri ile ilgilenip, eğer onlar kadar zengin olursak çantalar dolusu paralarla neler satın alabileceğimizi, dolaplar dolusu kıyafetlerimiz ile nasıl giyinip süsleneceğimizi hayal edip duruyorduk. Bu anlamda bana ilham olan bu iki adamın yaşama bakışı ile ben de azın daha çok olduğu felsefesiyle yeni bir hayat biçimi edinmeye çalışıyordum. Bu, tüketim toplumunun yaşam biçimine karşıt yönde bir yaşam biçimiydi. Azın daha çok mutlu ettiği bu felsefe ile yeni bir hayat bakış açısı edinmeye çalışıyor, ihtiyacımın olmadığı şeyleri hayatımdan çıkarmaya, yok etmeye başlıyordum. Ve tüketim konusunda çok daha dikkatli olmam gerektiğine inanıyordum. Daha ferah, daha sade, daha konforlu bir yaşam alanında, hayatın gerçek anlamına daha çok odaklanabilmeyi, ona gerçekten dokunabilmeyi, hissedebilmeyi çok istiyordum. Nereden başlamam gerektiği konusunda hayatımın ve yaşam alanlarımın fizibilitesini çıkarmaya karar verdim. Her yer gereksiz eşyalar, ıvır zıvırlar doluydu. İlk olarak odamın dört köşesine demir atmış mobilyalarımdan ve sağda solda gereksiz yer kaplayan eşyalarımdan başlamam gerektiğine karar verdim. Yaşam alanımı ne kadar kaplayıp daralttıklarını onlardan kurtulduktan sonra anlıyordum. Meğer hiçbiri beni mutlu da etmiyormuş. Ve gereksiz bir kalabalık ettikleri gibi konsantrasyonumu da oldukça bozuyorlarmış. Ve onlar olmadan çok daha mutlu olabiliyormuşum. Sonra gardırop kısmıyla ilgilenmeye başlamıştım. Dolabımı açtığımda yazlıklar, kışlıklar, ara mevsimlikler ve aksesuarlar diye kategorize etmiş olduğum onca eşya korkutucu bir haldeydi. Birçoğunu da hiç giymiyordum. Bu sayede rafları temizleyip iki rafa kadar indirdim. Hiç giymediğim o kıyafetleri neden deli gibi saklama ihtiyacı duyduğuma anlam veremiyordum.

Yok bunu yazın giyermişim, yok şunu kışın giyermişim, yok bunları da arada giyermişim diye yıllardır turşusunu kurduğum birçok kıyafetimi bir güzel poşetledim. Sonra bunlara ayakkabılığım da biriktirdiğim onca ayakkabıyı da ekledim. Daha sonra odama renk katıp süsleyecek diye satın aldığım onca ıvır zıvırı poşetledim. En son olarak da ne kadar çekmece varsa hepsini boşaltıp içinde ne var ne yok bir güzel temizledim. Ve devasa poşetlere dönüşen bu eşyaları belediyenin kurduğu yardımlaşma konteynırına bıraktım. O kadar hafifledim ve o kadar özgürleştim ki anlatamam. İnanın gereksiz kalabalık yapan ve bir gün kullanırım diye sakladığım her şeyi yaşam alanımdan çıkardığımda, bu şeylerin yaşam alanımın %50’sini resmen rehin aldıklarını fark ettim. Ve birçoğu gerçekten benim ruhumun tarzını yansıtmıyormuş. Bunlar sadece etrafımdaki insanların beni iyi görmesi için kullanmak zorunda kaldığım şeylermiş. Onlardan vazgeçmek gerçekten hayatınızdaki çok büyük bir yükü omuzlarınızdan alacaktır, emin olabilirsiniz. Belki alışmak biraz zor olacaktı ama muhakkak bunu yaptığınızda hafifleyip mutlu olduğunuzu hissedeceksiniz. Yaşam alanlarınız ferahlayacak ve daha kaliteli yaşamaya başlayacaksınız.

Yazar: Onur ALAN
 

Su Sadece İçilmez!

Su, Su Döngüsü, Suyun Önemi!
Arkadaşlar tükeniyoruz! Ciddi ciddi su kaynaklarımız bir bir tükeniyor. Ve bununla ilgili olarak kamuspotları ve haberleri artık daha sık görüyoruz. Bence geç bile kaldık. Yarın değil, hemen şu an bunun önlemini alamazsak eğer, su olan başka bir gezegen aramak zorunda kalacağız. Çünkü su ekonomiyle, ilaçla, aşıyla çözülecek bir sorun değil! Ve hiçkimse de bize bir yudum su veremeyecek!

Yani artık ciddi ciddi son virajdayız!

Son 4 senedir hem kurmaca kitaplarımda hem de son kitabım Az Hafifleş'te su ile ilgili önemli noktalara değinmeye çalışıyorum. Öyle ki bunun için yaklaşık 10 sayfalık "İnsan ve Su" bölümü ayırmıştım. Sayfayı kaydırarak önemli birkaç satırı da okumanızı rica ediyorum.

Uzmanlar daha iyi bilir ama bu noktada acilen iyileşmemiz ve dönüşmemiz gereken bazı hayati noktalar var:

1- Genç yaşlı demeden herkesin Su nedir? Suyun önemi nedir? Su döngüsü nedir? Bu konularda bilinçlendirilmesi gerekiyor.

2- "Cennet ülkemizin her yeri su" yanılgısından bir an önce kurtulmamız gerekiyor.

3- Kadınlarımız: En çok suya dokunanlar onlar. Temizlik, atık yağ ve israf konusunda bilinçlendirilmesi gerekiyor.

4- Tarım: Geleneksel sulama yöntemlerinden bir an önce kurtulup, su şebekeleri kontrol edilmesi gerekiyor.

5- Çocuklarımız: Su tüketimi ile ilgili hem aile içinde hem de okulda ciddi eğitimler verilmesi gerekiyor. Hatta abartmak istiyorum: Zorunlu ders olarak "Su" eklenmesi gerekiyor.

6- Sanayi: Sanayi ve sanayi atıklarımızın, suyumuza karışmaması için önlemler alınması gerekiyor.

Arkadaşlar bakın suyun şakası yok. Lütfen artık musluğu açarken bir kez daha düşünelim.

İçemezsek öleceğiz...

Yazar: Onur ALAN

Para ve Mutluluk Paradoksu

Mutluluğun Ölçütü Para Değildi!
Para, en basit tanımıyla ekonomik bir ortamda, ürün ve hizmet satın almaya yarayan bir ortak araçtır. Bizler de ona sahip olabilmek için farklı iş kollarında çalışıp yaptığımız işlerin karşılığında da farklı miktarlarda para edinmeye çalışıyoruz. Edinmiş olduğumuz bu para ile de para gibi maddesel şeyleri ve yemek, barınmak gibi temel ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimiz şeyleri satın alabiliyoruz. Mesela bir paket sevgiyi, bir kutu mutluluğu, bir tutam aşkı para ile satın alabileceğimiz bir mağaza yoktur, bulamazsınız. Onun için öncelikle paranın sadece bir madde olmaktan öteye geçemeyeceğine, onunla sadece maddeleri satın alabileceğimizi anlamış olmamız gerekir. Mevcut paramızla satın alamadığımız değerleri çok para kazanarak alabileceğimizi düşünerek para kazanma hırsı içerisine girmemiz ancak koca bir kayıp olacaktır. Yani çok para kazanabilme hayalleri kursak da çok daha fazla paraya sahip olmak bizi çok daha mutlu edemeyecekti.

Ben küçük bir çocukken 4 kişilik olan ailem ile iki gözlü küçük mü küçük bir evde kiracı olarak yaşıyorduk. Ve ailemin dört odalı biraz daha büyük bir eve sahip olma hayalleri vardı, çok iyi hatırlıyorum. Ve o eve sahip olunca dünyalar onların olacaktı. Bunun için yıllarca çalışıp çabalayarak tam da istedikleri o dört odalı daha geniş evi satın aldılar. İlk yıllar elbette çok mutluydular fakat birkaç sene geçtikten sonra artık çok daha geniş ve büyük bir bahçesi olan, şehre daha yakın yeni bir evin hayalini kurmaya başladılar. O eve de sahip olsalar yine mutlu olamayacaklar, biliyorum. Görünen o ki ailem, paraları ile mutluluğu satın alabildiklerini düşünmüştüler ama gerçek mutluluğu parayla satın alamayacakları gerçeği kaçırmışlardı. Ya da en azından bu tahmin ettikleri kadar uzun sürmemişti. Gerçek mutluluğun parayla satın alınamayacağı gerçeği vardı. Sahip olduğumuz paranın miktarı ne olursa olsun, satın alacağımız şeyin miktarı kadar mutlu olamayız. Paramız 10 liralık bir cekete yetiyor ve sen onu aldığında yeni bir ceketin mutluluğunu yaşarız. Başka birinin de 100 liralık bir ceketi alabilecek parası vardır ve o da 100 liralık yeni bir ceket aldığında aynı derecede mutlu olacaktır. Yani 100 liralık ceketin verdiği mutluluk, 10 liralık ceketin verdiği mutluluktan 10 kat daha fazla değildi. Oysa bizler hep paranın miktarına göre mutlu olabileceğimizi düşünüyorduk. Ve bu doyumsuzluğumuzu ve mutsuzluğumuzu paraya bağlayıp çok daha fazlasına sahip olmamız gerektiğini düşünmekten kendimizi alıkoyamıyorduk. Çılgınlar gibi para kazanıp deliler gibi alışveriş yaparak doyumsuzluğumuzun yaratmış olduğu mutsuzluğa ilaç arıyorduk. Tabii sonuç koca bir fiyaskoydu! Her şeyi satın alabilecek kadar paraya da sahip olsak, ne yazık ki bu bizi gerçek anlamda mutlu edemeyecekti. Bu gerçeğin en bariz örneklerini milyarder ve para baronlarından görebiliyorduk. Yani mutluluğun ölçütü ne paraydı ne de onun miktarı. Mutluluk, daha az şey ile daha çok mutlu olabilmekti.

Yazar: Onur ALAN

Motto ve Sloganların Önemi

Motto ve Sloganlar Neden Önemlidir?
Bu yazımı da mottoların ve sloganların ne kadar önemli olduğunu ve asla hafifle alınıp küçümsenmemesi gerektiğini hatırlatmak için yazmak istedim.

Öncelikle konuya sloganlar ve mottolar ile dalga geçenler için isabetli bir tespitle başlamak istiyorum:

"Önce seni küçümserler, sonra sana gülerler, daha sonra seninle savaşırlar ama en sonunda sen kazanırsın."
der pasif direnişçi olan Mahatma Gandhi.

Bazı mottolar vardır ki toplumun tamamının ya da bir kesiminin içinde bulundukları psikolojik, siyasal, ekonomik ya da sosyokültürel faktörlerden ötürü onları bir araya getirip birleştiren, birbirine kenetleyen ve umut olan bir güce sahiplerdir. Hatta tarihin kilomete taşlarına baktığımız zaman birçok şeyi de değiştirmiş olan birçok mottolar, sloganlar ve semboller de olmuştur.

Mesela yakın tarihten örnek verecek olursak bir sembol haline gelen "Rabia" işareti, "İyi ki varsın Eren" ile birbirine kenetlenen Türkiye. Ya da belki de İstanbul seçimlerinin kaderini değiştiren "Her şey çok güzel olacak." sloganı bunlara birer örnektir.

Hatta son kitabımda da bununla ilgili bir konuya yer vermiştim: Sefalet ve yoksullukla boğuşan Roma dönemimde, biri çıkar ve şöyle der: "Carpe Diem". Bunu söyleyen adam Horatius'tur. Ve bu iki kelimelik dev motto, bütün Roma'ya sonra da bütün dünyaya ilham olur.

O yüzden hiçbir sloganı, hiçbir mottoyu küçümsemeyelim. Çünkü bütün slogan ve mottolar toplum bireylerini birbirine sıkı sıkıya bağlayan ve değişim/dönüşümün ilk kıvılcımlarıdır.

Ayıca buradan tüm siyasilere ve şirket yöneticilerine naçizane bir önerim var: Hiçbir gerçek, sloganlar kadar etkileyici ve kalıcı değildir. Bu yüzden onları önemseyin derim.

Yazar: Onur ALAN

Eğitimde Neden Başarısız Oluyoruz?

Eğitimde Misyon ve Vizyon
Bugün eğitim kurumlarının misyonlarına baktığımız zaman, eğitim, araştırma, ulusallaşma, demokratikleşme gibi misyonlara sahip olsalar da geleneksel eğitim sisteminde işleyiş bellidir: Ctrl+A, Ctrl+C, Ctrl+V. Yani bilgiyi al, zihnine kopyala ve ölçmede yapıştır.

Ne de olsa bilgide kesinlik ve sabitlik vardır. Bu profesörün de işini kolaylaştırır, öğrencinin de. Kimsenin yeni bir şey düşünmeye ihtiyacı olmaz. Çünkü bütün şüpheler ortadan kaldırılmış ve yerine ezbercilik koyulmuştur.

Bu yüzden bugün, önemli bir icatın muciti olan bir üniversiteyi pek duyamayız. Ya da nobel ödülünü almaya hak kazanan bir eğitim kurumu belki de hiç yoktur.

Bir şeye de dikkat çekmek isterim: Bence korona ile geçtiğimiz bu dijital eğitim dönüşebilmemiz için bir fırsat. Dijital eğitimi, bir dijital devrime dönüştürebiliriz.

Yazar: Onur ALAN

İnsan Üstün Müydü? Yoksa Vahşi Mi?

Tehlikeli Bir Tür: İNSAN!
2018'de, Booslife Dergisi'nde "Yeryüzünün En Tehlikeli Canlısı: İnsan" başlıklı bir yazım yayımlanmıştı.

Şimdi ne kadar da pişmanım. Keşke başlığı "Yeryüzünün En Vahşi ve En Gaddar Canlısı: İnsan" diye atsaymışım.

Modern endüstriyel çiftliklerin köleleri olan hayvanlar, sözde modern homo sapiensler tarafından etinden, sütünden, yumurtasından, derisinden, postundan. Dişinden, tırnağından. Orasından, burasından, şurasından...
Kısaca PARA edebilecek her şeylerini hunharca sömürüyordu...

Kaç milyon fare, kaç milyon tavşan, kaç milyon hamile maymun cildimize süreceğimiz bir krem için denek olmuştu?

Kaç milyon timsah, kaç milyon yılan belimize kemer, omzumuza çanta, kredi kartlarımızı koyacak cüzdan, toplantılar için parlak ayakkabılarımız olmuştu?

Kaç milyon fil, kaç milyon gergedan, dişleri ve boynuzları keyfimizi amade, salonlarımıza da birer biblo olmuştu?

Kaç milyon kaplan, kaç milyon tilki, kaç milyon leopar gösterişli görünmemiz için sırtımıza kürk olmuştu?

Hiç kimse kendini masum hissetmesin. Hepimiz bir şekilde ortağız bu vahşete. Hepimiz...

Harari, Hayvanlardan Tanrılara adlı kitabında, "Devrimin Kurbanları" başlığı altında çok güzel bir sözü vardır:
"İnsanların buğday arasındaki faustvari pazarlık, türümüzün yaptığı tek anlaşma değildi. Bir başka anlaşma da hayvanların kaderi ile ilgiliydi." demiş, hemen oraya da bir buzağının, doğar doğmaz annesinden ayrılarak bir kafese kapatılmasını gösteren bir fotoğraf eklemiştir.

Türümüz için bir duam var: Umarım bir gün işler tersine dönüp kafesteki bir buzağı olmayız. Ne kadar ürkütücü olurdu değil mi?

Yazar: Onur ALAN

Post Truth Çağ ve Manipülasyon

Manipülasyonun gölgesindeki hakikat neydi?
Bu resim şu aralar çokça karşıma çıkıyor. Muhakkak bir çoğumuz da bu resmi görmüş, gülmüş hatta aynı mizahi çerçevede paylaşmış bile olabiliriz. Evet, tartışmasız tatlı bir mizah yaratılmış ama ben konuya başka bir açıdan bakmak istedim. 

Yeni medyayla birlikte Post Truth çağı da ne yazık ki hepimizi etkisi altına almaya devam ediyordu. İşte bu resime eklenen o mizahi söz de tam olarak bu çağa çok iyi bir örnek teşkil ediyor kanımca.️

Görsel ve üzerindeki yazıya baktığımızda ne yazık ki hakikat, manipülasyonun gölgesinde kaybolmuş durumda. Eminim birçoğumuz da asıl hakikatin; Araçtaki adamın, mesajları silmeye çalışmadığını ve amacının arabanın aşağıya doğru tekrar devrilmemesi ve olası bir yaralanma, maddi hasara karşı soğukkanlılığıyla yerinde sabit kalmayı tercih ederek yardım beklediğini biliyordu. Fakat onun yerine hakikatin gölgesindeki manipülasyona inanmak daha cazip gelmişti.

Gelin görün ki yeni medyayla birlikte ruhlarımıza işlenen o Post Truth algı, hakikati manipülasyonun gölgesinde gizleyerek, konuyu bambaşka bir noktaya taşımış durumda.

Tabii ki bu çok masumca olanıydı. Günümüzdeki siyasilerin söylemleri, haber kanallarındaki görseller ve yazılar, gazetelerin başlıkları ve daha buna benzer birçok ideolojik örgütlenmenin  "Bunu yapması için aptal olması lazım." dememiz gereken fakat bunun yerine, ideolojilerimizin çıkarları uğruna hakikati silikleştirmekte hepimiz birer usta olmuştuk.

Hakikatten uzakta yaratılan taraflı ve suni gerçekliklerin, objektifliğimizi nasıl körelttiğini ve hayatlarımızı çarpıltılmış sahte ve yalan bilgiler ile nasıl sarıp sarmaladığını ne kadar farkındaydık?

Ya peki, bize servis edilen sözde bilgi ve haberlerin kaçı birilerine hizmet etmek için değil de gerçekten tarafsız ve hakikatin ta kendisiydi? 

Sevgi Zehirler

Zakkum'u bilir misiniz?
O, oldukça büyüleyici bir çiçektir fakat bir o kadar da zehirli.
Tıpkı sevgi gibi... Ben oldum olası zakkumları sevgiye benzetmişimdir.

Her birimizin içine ekilmiş birer sevgi tohumları vardır. Fakat kullanmayı bilmediğimiz o sevgi tohumlarımızı birer zehire dönüştürerek sevdiklerimizi zehirlemek konusunda da hepimiz iyi birer ustayızdır. O yüzden Zakkum kadar güzel ve bir o kadar da zehirlidir sevgi.

Bilirsiniz işte, bazen sevgimiz öylesine köpürük ki o bir sahiplenme tutkusuna, zorbalığa, ağır bir kıskançlığa dönüşür. İşte o zaman da sevdiklerimize sevgi verdiğimizi düşünerek aslında onları zehirlerimize mahkum ederiz.

Eğer bizler kendimizi ve sevdiklerimizi, sevgimizin içindeki zehirlerle zehirlemek istemiyorsak yapacağımız tek bir şey vardı: O da sevgimizin içindeki zehrin farkında olabilmekti.

İşte tam da bu yüzden bütün sevgiler bir Zakkum kadar güzeldi fakat bir o kadar da zehirliydi..

Akledilen mi? Nakledilen mi?

Akledilene mi inanmalı nakledilene mi?
Akledilene mi inanmalı nakledilene mi? Kadimci misin yoksa bilimci mi? Keşfetmek mi daha doğrudur yoksa yaratmak mı? İnsanın gerçek yolculuğu hangisidir? gibi sorular...

Sevgili arkadaşlar, bildiğiniz üzere Sanayi Devrimi'ne kadar her şey Yaratıcı'nın bir armağanı ya da cezası olduğuna inanılırdı. Ve her şey o sisteme görecyönetilirdi. Sonra bilirsiniz işte coğrafi keşifler, Fransız ihtilali derken bilim ve teknoloji hızla gelişmeye başlayınca yaratımın, ödülün ya da cezanın aslında insanın aklı ve bilimiyle doğru orantılı olduğu yeni bir fikir doğdu.

Ve o gün bugündür, her kesimden insanın kadim mi yoksa bilim mi? Akledilen mi yoksa nakledilen mi? tartışmaları günümüze kadar geldi ve konu ile ilgili belki de binlerce tartışma yapıldı, makaleler ve kitaplar yazıldı.

Bence neye inanırsak inanalım, bugün bilimin cevap veremediği bazı şeylere kadim bilgi cevap verebiliyor ya da kadim bilginin cevap veremediği bazı sorulara da bilim cevap verebiliyorsa bu noktada kimse tek başına ben doğruyum diyerek birbirine gözlerini ve kulaklarını kapatmamalı.

Bizi avcı toplayıcı dönemden bugüne, bugünden de kuantum geleceğe doğru götürecek olan şey hem kadimdir hem de bilim. Her ikisi de birbirinin ayrılmaz bir parçasıdır ve sürekli işbirliği yapmaları gerekir. Her ikisi de birbirini kabul edip beraber yürümesi en büyük hakikattir. Biri kalp biri akıldır. Biri su diğeri havadır. Biri güneş biri yağmurdur.

İnsanoğlu aklını ve duygularını kaybetmediği sürece zaman ve mekan hiç fark etmezsizin kadime de bilime de ebediyen muhtaçtır.

Yazar: Onur ALAN

Sanat, Acıdan Beslenirdi

Sanatın derinliği, acının rahminden mi doğardı?

Gerçek şu ki hikayesini bilin ya da bilmeyin, bazı kitaplar sizi derinden etkiler, bazı tablolar sizi çok uzaklara götürür ve bazı melodiler de ruhunuza kadar işler. Yani aslında siz hikayesini bilmeseniz bile bu tür eserler muhakkak bir hikayesi olduğunu hissettir. Kim gibi mi?

Tıpkı Franz Kafka, Frida Kahlo, Beethoven, Dostoyevski gibi. Ya da şu an dinlemekte olduğunuz bir Luther Allison efsanesi gibi... Sanata ışık olmuş bu insanların yaşam hikayelerini muhakkak okuyunuz efendim.

Bu arada kısa bir zaman önce aktif olarak Blues müzik dinlemeye başladım. Ve hayatımda artık önemli bir yeri var. Çünkü bu türü dinlediğimde gerçekten ruhuma iyi geldiğini ve beni hiç bilmediğim coğrafyalara götürdüğünü fark ettim. Ve Blues müzik de geçmişin sancılarından doğmuş bir türdür. Afrika'dan, Avrupa'ya götürülen siyahi kölelerin, tarlalarda çalışırken acılarını, özgürlük hayallerini ve umutlarını birer melodi ve söze dönüştürürken ortaya çıkarmışlardı. Ve bu türün şarkılarında hikayesini hissetmemek mümkün değil!

Hikaye demişken bu arada bir şey daha eklemek isterim. Son kitabımda da birkaç sayfa olarak yer verdiğim meşhur "Carpe Diem" sözcüklerinin hikayesini bir araştırmanızı öneririm. Öyle popüler kültüre maskara olmuş sözcükler değil bunlar. Yarası derindir efendim. 

Son olarak Piyanist filmi ile hikayesini öğrendiğimiz Szpilman'ın 1980 yılında Chopin'in Nocturne 20 performansını bir de ondan dinlemenizi de öneririm. 

Neyse efendim, çok uzattım. Yani diyorum ki sanatın derinliği, acının rahminden doğuyordu. 

Yazar: Onur ALAN